20.8.2009

Konut ve Yoksulluk

     Konut; teoride etrafı kapalı, tavanı örtülmüş bir veya bir grup insanın diğer fertlerden ayrı olarak yaşamasına imkân sağlayan, doğrudan doğruya sokağa, koridora veya genel bir yere açılan, müstakil kapısı olan bina veya binanın bir bölümüdür. Ancak çoğu kimse için konut çoğunlukla duvarları çatlamış ve tavanı delik deşik, bir grup insanın ne diğerlerinden bağımsız yaşamasına ne de onları balık istifi olmaktan kurtaran bir bina, belki bir bina bile değildir. Micheal Stone, barınma yoksulluğunu, insanların diğer temel ihtiyaçları için gerekli kaynağı tüketen yüksek kira bedelinin sonucu olarak değerlendirir (Stone, 1993: 12-15). Konut sorunu aslında 19.yy başlarında sanayileşme sonrasında ortaya çıkmış ve bu tarihten itibaren konutlar hızlı “makineleşme”, yoğun “kentleşme” ve devasa sosyal değişmeler karşısında kişiliğini korumak isteyen insanın sığınmak istediği son nokta olarak görülmüştür. Bilindiği üzere konut sorunu yoksulluk sorunuyla yakından alakalıdır. Bugün dünyada 100 milyon insanın hiçbir barınağı bulunmamaktadır. Sağlıksız konut rakamlarıyla birlikte bu rakamın 1 milyarın üzerinde olduğu ifade edilmektedir. Halbuki, 1948 tarihinde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi “konutun bir insan hakkı” olduğunu bütün Dünyaya açıkça deklare etmiştir. Bugün maalesef, ülkemizde de halen yoksullar ve dar gelirliler için bütüncül bir konut ve kira politikası geliştirilememiştir. Hükümetin son yıllarda yoksullar için geliştirdiği kuş yuvası konutların bile bürokratik sürece kurban gideceği ve bunları bazı uyanıkların yoksullar adına alarak tekrar yoksullara kiraya vereceği korkularımız arasındadır.

       Fiziksel ve toplumsal çevre algısında yaşam kalitesi çok önemlidir. Bazı düşünürlere göre yaşam kalitesi, sermaye ve emek arasındaki karşıtlıkların yerine geçmektedir (Castells, 1997: 55). Yaşam kalitesi, gelir düzeyleri, kültürleri, ahlakları veya iradeleri göz önünde bulundurulmaksızın insanların fiziksel ve sosyal çevrelerinde sağlık ve refah içinde öncelikle yaşamaları için gerekli olan temel gereksinimlerinin karşılanması ve daha sonra da ruhsal ve sosyal gelişimlerinin sağlanmasını içerir (Avcıoğlu, 2002: 30-36). Bu açıdan yaşam kalitesinin önemli bir parçasını konut ve çevresi oluşturur. Sağlık hakkından yaşama hakkına, eğitim-öğretim hakkından sosyal güvenlik hakkına, çevre hakkından mülkiyet hakkına kadar uzanan birçok hak, ancak belirli bir yaşam standardına ulaşılarak elde edilebilir. Bu yaşam standardının her bir parçası da diğer öğeler ve haklar üzerinde etki yapar. Örneğin, devletin herkesin ruhsal ve bedensel sağlığını korumasına ilişkin anayasal ödevi konut sorununu temelde sağlık sorununun bir parçası kılmaktadır. Bu anlamda insan hakları da birbiriyle çok yakından alakalı olduğundan insan haklarının asgari düzeyde sağlanmasında sağlıklı bir konutta oturmanın önemli bir yeri vardır. Öyleyse sağlık, özel hayat, güvenlik, iletişim, korunma gibi ihtiyaçların karşılanmasında konutun gerçekten belirleyici bir yeri olduğu unutulmamalıdır. En azından yaşam hakkının bir depremle daha doğrusu sağlıksız konutlar nedeniyle insanlarının elinden nasıl alındığını çok yaralayıcı bir şekilde öğrendik. Sağlıklı fiziksel çevre ve konut yapısı sosyal çevrenin oluşumuna ve sosyalleşmeye önemli katkılarda bulunur. Dolayısıyla konut, ekonomik bir sorun olmanın ötesinde kültürel ve sosyal anlamlar taşımaktadır. Çünkü, yetersiz barınma koşulları toplumsal barışı bozabilecek, ayrışmayı derinleştirebilecek öğeler taşımaktadır. Konutun sayısal yeterliliği kadar onun niteliği ve toplumsal dağılımı da önemlidir. Konut meselesi yoksulluk sorununun anlaşılmasında ve çözümünde hayati bir öneme sahip olduğundan konutu, sağlığın ötesinde ruhsal ve sosyal denge açısından da yeniden düşünmenin zamanıdır.
       Bugün hangi gazeteyi veya dergiyi açarsanız açın mutlaka eşya ve giysilerle süslenmiş moda haberlerini ve sporla ilgili detayları görürsünüz ama reklâmlar dışında konutlara ayrılan özel bir sayfa ya da köşe göremezsiniz. Sorun, birilerinin sandığı gibi sadece toplumun, “dünyanın geçici” bir yer olduğuna ilişkin toplumsal hafızasından[1] kaynaklanmıyor. Aslında bu, gereksiz konuları ciddiye almaktan ve asıl ciddiye alınması gerekenlerin farkında olmamaktan kaynaklanmaktadır. Bozuk eşya satan üreticiler, miadı dolmuş gıda satıcıları, defolu mal veren perakendeciler cezalandırılabilir olduğu halde neden kullanım değeri olmayan konutların varlığı hala devam etmektedir? Kaza riski nedeniyle her yıl arabaların muayenesi yapılırken sağlıksız konutların neden herhangi bir kontrolü yok? Çünkü maalesef toplumumuzda insanın ve yaşamının değeri yeterince önemsenmemektedir. Özellikle de yoksulların bir değeri yok. Çünkü bazı insanlar daha eşit. Oysa, bir toplumda herkesin normal standartlarda bir konutta oturabilmesi ya da en azından o konuta sahip olabilme şansı sosyal eşitliğin önemli bir boyutudur. Konut, temelde bir yaşam tarzı ve ahlak sorunudur, dolayısıyla ciddiye alınmalıdır.


[1] Genellikle bir veya iki katlı olan Türk evlerinin en önemli özelliği gösterişten şaşaadan uzak, sade, insani boyutlarda ve işlevsel olmasıdır. Bazı düşünürler dayanıklı ve güzel yapılan hayır kurumlarının aksine konutla ilgili düzensiz inşaların sebebi olarak kültür dünyamızda yer alan “dünyanın geçici bir yer” olduğuna ilişkin değerin önemli olduğunu vurgularlar. Bilindiği üzere, Türk mimarisinde en önemli etkenler Türk töreleri, İslam dininin esasları ve coğrafi şartlardır. Bu açıdan evler hem fizyolojik hem de sosyal ve pedagojik fonksiyonları gereği mahremiyeti esas alan içe dönük bir planlama özelliği gösterirler. Bu açıdan mekân ve konut düzenlemelerini sadece maddi şartlardan okumamak gerekir. Örneğin, sadece yer sorunu nedeniyle değil dünyevileşmenin yanısıra mahremiyet duygusu değiştiği için apartman tipi evler yaygınlaşmıştır.

M. Ruhat YAŞAR

Bu yazı 18147 defa okunmuştur.



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız..